Çocuk

Büyümek ve gelişmek kelimeleri,  hepimizin aklında ilk olarak fiziksel bir çağrışım uyandırır. Sağlıklı büyüme ve gelişim için önemli bazı önkoşullar her zaman önemli bir gündem ve pazarlama konusudur. Üstelik son yıllarda bu konu bir spor yaparak bedenin sağlam ve sağlıklı gelişmesi kadar,  doğal, organik ve zengin gıdalar gibi konularla da hem evlerimizi hem bedenlerimizi  hem de bütçelerimizi fazlasıyla etkiliyor.

Beslenme konusu büyüme ve gelişimde spordan daha güncel ve daha çok konuşulan bir konudur. Çünkü spor ya da fiziksel bir etkinlik için bütçe ayırmak ya da özel bir planlama yapmak gerekli değildir, sokağa ya da parka çıkmak, yazın tatile gitmek yeterlidir. Ancak beslenme için her an düşünmek, planlama yapmak, bütçe ayırmak gerekir. Beslenme ihtiyaç hiyerarşisinde bile en alt sıradadır; beslenmeye ilişkin ihtiyaçlar karşılanmadan kişinin diğer ihtiyaçlarına yönelmesi imkansızdır.   

Beslenme/besleme davranışı kişinin bebeği ile kurduğu ilk ilişkinin de en önemli parametresidir. Anne sütünü ne kadar aldığı, ek gıda gerekip gerekmediği, doğru gıdalara ulaşıp ulaşmadığı tüm ebeveynlerin ortak sorunsalıdır. Bu konu tartışılırken genellikle herkesin aklına miktar, süre, çeşit ve sonuç konuları gelir. Oysa özellikle doğumdan sonraki ilk 18 ayda beslenme/besleme etkiniği fiziksel bir ihtiyacı karşılamanın yanında duygusal ihtiyaçları da karşılamanın, sonuç kadar sürecin de değerlendirilmesi gereken şekilde düşünülmelidir. 

Bir anne bebeği ile ilk karşılaştığında beslenme etkinliği sütün miktarı kadar, bu ilişkinin dışındaki kişilerin de söylemleri ile etkilenir. Anne, zaten bebeğin hayatta kalmasına ilişkin kaygılarla dolu ve bebek de kendi belenme ihtiyacını karşılama becerisinden bu denli uzakken, başta doktorlar ve aile büyükleri olmak üzere bu ilişkinin dışındaki herkes konuya dahil olur. Konu hiçbir zaman duygusal ve duyusal boyutta düşünülmez de daha çok bebeğin karnının  doyması gibi fiziksel bir gerçeklik konuşulur. Ancak yüzeyin altında daha önemli bir konu vardır;  karnının doyurulması sürecinde annenin yaşadığı ve bebeğine yaşattığı duygulari uyardığı duyular ve bnlarla şekillenen ilişkileri. 

Besleme/yetiştirme (nurture) genel olarak sadece fiziksel etkinlikleri içeren bir etkinlikmiş gibi ele alınır. Altı kuru mu, yeterince uyudu mu, gazı çıktı mı, düzenli bakımı yapılyor mu ve tabi ki karnı tok mu? Elbetteki daha önce bahsettiğimiz gibi bu tür ihtiyaçlar fiziksel gelişimin belirleyicisi ve en temel ihtiyaçları işaret eder.  Hatta temel güven duygusunun oluşumu bu ihtiyaçların karşılanmasına bağlıdır. Ancak işin ilişkisel boyutu da hep bunların karşılanması olarak değerlendirilir; oysa bu ihtiyaçların karşılanması sırasında yaşana duygular, dokunmanın şekli ve daha da önemlisi annenin bu süreçle ilgili stresi, olumsuz duyguları ve sürecin kontrolü konusunda varsa olumsuz tutumları, anne-bebek ikilisinin ilişkisinde ve temel güven duygusunun oluşumunda bu ihtiyaçların karşılanıp karşılanmamasından daha önemlidir. 

Bebekler anneleri ile bedensel bir bütünlüğün algısı ile doğarlar, çünkü zaten doğmadan önce annelerinin bedenleri içindedirler. Dğum öncesindeki bu ortak yaşamsal süreç içinde bebek annenin duygulanımlarını sadece ses, beden duruşu, mimik düxeyinde değil hormonlar düzeyinde de bilir. Yani doğum öncesi annenin deneyimlediği her duyguya paralel olarak salgıladığı hormonlara da aşinadır ve aynı deneyimi bebek de yaşamıştır. Dolayısyla doğum gerçekleştikten sonra giderek azalan şekilde de olsa anne bebek ikilisi bu duyusal-hormonal ortak deneyim alanından geçerler. Belki burada bebeği her türlü ihtiyacı karşılansa da sakinleşir mi diye endişe duyan annenin bebeğinin de bir türlü sakinleşmemesi örnek verilebilir. Hatta bazen bu stres ve endişe bebekle bile ilgili olmayabilir; stresli bir iş dönüşü, kafanın karışıklığı, önemli bir karar ya da değişim arefesinde olmak ya da eşle anlaşmazlık gibi konular da stres kaynaklarıdır. Bebek yalnızca stersin varlığını algılar, kaynağı onun için önemli değildir. Kendisini sakinleştirecek yetişkinin kendi stresini yönetememesi bebeğin stersini de arttırır. 

Bütün  bunların beslenme ilişkisi ile ne ilgisi vardır? Beslenme gelişim ve büyüme için ön koşul olduğu ve artık ihtiyacın karşılanması yerine bir gereklilik olduğu zaman, ebeveyn-çocuk ilişkisinde stres başlar.  

Elbette beslenmeli, doğru miktarda, uygun besine ulaşmalıdır. Ancak beslenme ilişkisi bir zorunluluğa dönüştüğünde besinin uygunluğuna ve miktarına sadece yetişkin karar verir. Oysa insan bedeni bilgedir ve ne kadar, ne çeşit gıdaya ihtiyaç duyduğuna kendi karar verebilir. Mesela midesinin aldığından fazla süt emen çocuğun bir miktarı kusması ya da bazı çocukların toprak yemesi gibi durumlarda midenin hacmi ya da bedenin ihtiyaç duyduğu mineral ve vitaminlere ulaşabilmek için harekete geçtiği uzmanların aklına gelen konulardır. Veya hasta olduğumuz ve güç toplamak istediğimizde ya da kış aylarında daha fazla karbonhidrata ihtiyaç duymamız da benzer şekilde düşünülebilir. Ancak konu bu istenmeyen durumlar olduğunda yetişkinler strese girerler. 

Evet konu istenmeyen durumlardır; bize kendimizi hatırlatır. Kendi beslenme serüvenimizi, annemizin bizi beslerkenki tutumunu, beden algımızın gelişmesi sırasında akranlarımız içinde yaşadığımız stresi, popüler kültürün gıdaya ilişkin tutumunu, çocuk yetiştirmeye ilişkin algıları, diğer insanların bebekleri ile beslenme ilişkisinde izlediğimiz şeyleri (sanki her bebek aynıymış gibi kendi bebeğimizle de etrafmızda iyi olduğunu düşündüğümüzü kopyalamaya çalışırız), bebeğimizle ilk karşılaştığımız an itibariyle diğerlerinin belsenme, besin, miktar hakkında söylediklerini, ülkenin gıda ve gıda üretimi hakkındaki politikalarını… Ve böyle olunca da sürecin içinden çıkar, kontrol etmemiz gereken bir sonuca odaklanır ve çocuğumuzla bu süreçte ne yaptığımızı, ona nasıl bir duyguyla yaklaştığımızı unuturuz. Bunun ne kadar önemli bir konu olduğunu gören çocuğumuz da, bizimle ilgili hassas noktaları her defasında nasıl hissediyor ve eşeliyorsa, bu konuyla ilgili tutumuzu mu da eşeler… Biz yetişkinler farkında olmadan bunu çocuğumuzla ilişkimizde önemli bir yere oturturuz ve çocuğumuz için de bu artık beslenme ihtiyacı karşılamanın ötesinde bir ilişki kurma biçimine dönüşür. 

Özellikle belli dönemlerin çocuğun kendini birey olarak algılamasında ve ayrışmasında kritik önemleri vardır. 18 aydan önce çocuklar genellikle anne ile tutumu ne olursa olsun uyum içindedirler. Genel besleme/yetiştirme tutumlarına ilişkin konular, ağlama ve sakinleşememe, ilişkiyi kesme ya da yyetişkine fala yapışma gibi farklı ilişkisel şekillerde ortaya çıkar. Gıda alerjileri ve duyusal problemler dışında –ki alerjilerin, özellikle cilt alerjilerinin de çoğunlukla psikolojik kökenli olduğunu unutmamak gerekir- 18 aydan sonra tüm ebeveynler çocuklarında farklılaşmalar görmeye başlar. Erken çocuklukta çocuğun ayrışmış bir birey olarak kendini ortaya koyma çabaları anneden ayrılıp etrafı keşfetmesiyle başlar, tuvalet eğitimi ile devam eder ve ailenin alanından çıkıp, okulda akran ilişkilerinin etkisinin hissedilmesiyle daha belirgin hal alır. Bu dönemlerin her birinde çocuk kendi kontrol alanının, sınırlarının testlerini gerçekleştirir. Eğer hazır olmadığı bir zamanda –ki her çocuğun hazır oluşu farklı zamanlarda, farklı koşulara bağlı olarak gelişir- bu testleri kendi başına gerçekleştirmek yerine, testin içinde olmak zorunda kalmışsa kontrol edebileceği bir alan arar. En basit örneği tuvalet eğitiminden verebiliriz; hazır olmadığı bir yaşta tuvalet eğitimine zorlanan bir çocuk –burada nörolojik/fiziksel hazır oluşla duygusal hazır oluşu ayırmak gerekir- tuvaletini tutarak ya da kontrolsüz bir şekilde her yerde bırakarak tepki verir. Burada önemli olan nokta kendi hazır oluşunun dışında bir şeye zorlana  çocuğun kontrol edebileceği bir alan aradığı ve bu alanın genellikle bedenleri olduğudur… Başka örneklerini istemediği bir şey olduğunda kendini ağlatarak kusturan, ağlama krizleri sırasında saçlarını koparan, gerilim durumlarında parmak emen ya da tırnak kemiren çocuklarda, bedensel olarak sakinleştirilmekte güçlük çeken çocukların mastürbatif davranışlarında da görebiliriz. Her biri farklı bir ihtiyaç, model, farklı bir ilişkiden geldiği için başa çıkmak biçimleri ya da kontrol altına aldıkları şey de farklı olur. Bu yetişkinin hassasiyetene göre de değişir. 

Beslenme çocuğun algılanışında, çocuğun hayatında, ailenin çocukla kurduğu ilişkinin önüne geçmeye başladığında çocuklar genellikle bu alanı kontrol etmenin yaratıcı yollarını bulurlar. Bu sadece eskiden yediklerini yememek ya da uygun saatlerde masa başında yemeyi reddetmek şeklinde gerçekleşmeyebilir; bazen yenmesi istenmeyen şeylerin fazla yenmesi ya da miktar olarak ebeveynin çocuk için uygun gördüğünden fazla yenmesi de olabilir. Çocuk bu sayede ilişki kurma çabalarına cevap bulur. Artık en azından bir konuyla ilgili kontrol ondadır, ilgi onun istediği şekilde gerçekleşir, onun kuralları geçerli olur; ailenin gitgide kaygılanan hali çocuk için doğru yolda olduğunun sinyallerini verir.  Bu sıda ebevyeler hala yemek listeleri hazırlar, alması ve almaması gereke gidaları, miktarlarını listeler ve bu konuda herkes seferber edilir. Bunun ilişkinin odağına oturması sadece artık evde gerçekleşmez… okulda da öğretmenler ve idareciler hem aynı kaygılara sahip oldukları için hem de ailelerin bu anlamda taleplerni geri çevirmek istemedikleri için aynı döngünün içine girer. 

Bu davrnışaların çocuğun bedenini ve kendini algılayıiında ne kadar zarar verici olduğunu çoğunlukla düşünmeyiz. Yemek meselesini bizi üzmenin ve mutlu etmenin bir gerekçesi olarak sunduğumuz çocuğun ilişkileri algılama biçiminin çift kutuplu olmasına teşvik ederiz; sanki artık her ilişki bir mutlu etme ve üzme, ödülendirme ya da cezalanadırma meselesi olur, ikisi bir arada var olamaz. Aynı zamanda çocuğu kendi bedeninin bilgeliğinden de mahrum ederiz; tadlar konusundaki duyarlığı ve hassasiyetini önemsemez, tercih olanağı sunmaz, karar verme süreçlerini baltalar, itaate dayalı bir beden oluştururuz. Ne zaman doyacağını, neyi sevdiğini bilmeyen çocuk okulda bile şu soruları sormaya; “ben bunu sever miyim?” ya da “artık doydum mu?”. 

Tabi ki bu kararın hop diye çocuğun kucağına bırakılmasından bahsetmiyorum. Çocuklara bu konuda yardımcı olmaktan, bunun artık bir ilişki meselesi olmaktan çıkarılmasından ve çocuğun en azından kendi bedeni ile ilgili şeylere karar vermeyi öğrenmesinden bahsediyorum. Yani küçük porsiyonlar sunmak, sadece tadına bakılmasına teşvik etmek, tadlarla ilgili farkındalığı geliştimek için yemek hakkında sohbet etmek (nesini sevdin, sevmedin gibi), doyduğunu söylediğinde sonraki öğüne kadar bir şey yemeyeceğini bildirerek yemekten kalkmasına izin vermek gibi küçük hamlelerden bahsediyorum. 

Şimdi anne babaların “o zaman düzenli, dengeli yemez ki…” ya da “o zaman aç kalır sonuna kadar” dediklerini duyuyorum. Ancak beslenmenin bir ihtiyaç olduğunu unutmamanızı rica ediyorum. Acıktığında sadece sizin istediğiniz şeyi sizin istediğiniz kadar yemedi diye bir çocuk aç sayılamaz… her gıda bell, vitaminler ve minareller içerir. “Günlük posiyonumuzda şunlar şu miktarda bulunmalıdır” tabloları çok idealdir tabi ama gerçekçi olmak gerekirse bu yetişkinlerin bile uymadığı ya da güçlükle uyduğu bir kuraldır. Sizin sevdiğiniz ve sevmediğiniz gıdalar yok mu? Diyelim ki şahane besleniyorsunuz; çocuğunuzun bu konuda size benzeyeceği ya da benzemek zorunda olduğu fikrine nasıl ulşatınız? Kendinizin uymakta güçlük duyduğu kurallara çocularınızın uyması konusunda neden bu kadar ısrarcısınız? Bu konunun ilişkinizin içinde olması acaba başka konularda yaşadığınız sorunları görmezden gelmenizin bir yolu olabilir mi? 

Şimdi bu zorlayıcı soruları bir düşünün. Kolay değil anlıyorum; sanki bu konuda ısrar etmezseniz ya da sizin düşündüğünüz gibi olmazsa beslenme meselesi çocuğunuz sağlıklı gelişemeyecek, szi de kötü anne babalar olacak gibi hiseediyorsunuz. Ama sizi temin ederim, sokakta peynir ekmekle beslenen bir nesil olarak biz hiç fena büyümedik ve şimdi de gayet iyi besleniyoruz. Çocuğunuzu aldığı gıda sizden aldığı sevgi ve şefkatli bakımla birleştiğinde, iyi bir ilişki bunun dışında ve bununla birlikte sürdürdüğünde geliştirci ve besleyici oluyor. 

Şimdi doğru bildiğimiz şeyleri bir kenara bırakarak çocuğumuzun gıdalarla ve beslenme ile ilişkisine bir daha bakalım. Size kendinizle, etrafınızdakilerle ve çocuğunuza iletişiminiz ve ilişkiniz hakkında neyi hatırlatıyor, ne söylüyor? Bir çocuğun davranışını değiştirmek için önce davranışın kaynağına bakmak gerekiyor; ya bu kaynak sizinle ilgili bir şeyse ve önce sizin davranışınızı değiştirmeniz gerekiyorsa? Tabi ki siz de eliniz den geleni yapın, çeşit sunun alternatifler üretin, bir birinin yerine geçebilecek gudaları araştırın ve belki ilgi çekici hale getirerek sunmaya devam edin. Ancak çocuğunuzun da bu konuda fikrine değer verin. 

Beslenme konusunun aranızda duran bir “mesele” olmasındansa, birlikte paylaştığınız öğretici bir alan olmasına olanak tanıyın. Çocuğunuzun bedenini beslemek için önce çocuğunuzla ilişkinizi ve bu sayede ruhunu besleyin… 

 

 

Beyhan ÖZPAR

        Psikolojik Danışman

İnönü Cad. Gül Apt. No:3 D:3 Kozyatağı / İstanbul
0216 386 70 92