Çocuk

 

Her anne-baba ileride gurur duyacakları bir çocuk yetiştirmek ister. Bir nevi çocukları şekillendiren heykeltıraştır anne-babalar. Ancak özellikle de çocuklar ergenlik çağına ulaştığında, eğer kurulan iletişim yanlışsa, bazı problemler kendini göstermeye başlayabilir.

 

Çocuğunuz, kafanızdaki ‘ideal çocuğun’ davranışlarını göstermemeye başlar. Örneğin, çok isteseniz de bir enstrüman çalmak yerine arkadaşlarıyla bilardo oynayarak boş zamanını geçirir. Kaç kere onu uyarsanız da ailece yenen akşam yemeklerine sanki inadına geç kalır. Eve geldiğinde ders çalışması gerekirken, bilgisayar başında saatlerce ‘zaman öldürür’.

 

Birçok anne baba böyle durumlarda çözümü çocuklarıyla konuşmakta, ona sakin sakin ‘doğruları’ anlatmakta bulur. Bazıları ise beğenmedikleri davranışları cezalandırıp, beğendiklerini ödüllendirir. Kimisi ise gerekli gördüğü takdirde fiziksel şiddet uygular. Ya da bu davranışların bazılarını ruh haline göre değiştirerek dener durur.

 

Ama sonuç genelde aynıdır. Çocuğunuz hiçbir değişme belirtisi göstermez. Tam tersine sizinle iletişimini olabildiğince minimuma indirmeye çalışır. Sorularınıza üstten, yüzeysel yanıtlar verir. Belki yalan söylemeye bile başlar. Çileden çıkan, ne yapacağını şaşıran anne-baba ise genelde ‘ne hali varsa görsün’ diyerek denemekten vazgeçer. Bir nevi küser. Bazı babalar ‘çaresizlikten’, fiziksel veya duygusal şiddetin dozunu artırır. Tabii ki bunun sonrasında müthiş bir pişmanlık ve utanma duygusu kaçınılmazdır. Her şey arap saçı olmuş, çözümsüzlük kâbus gibi ailenin üzerine çökmüştür.

 

Oysa ki ne başımıza gelenler kaçınılmaz, ne de sorunumuz çözümsüzdür.

 

Her şey aslında çocuklarımızla doğru iletişimi kurmakta başlıyor. Biz onları gerçekten ne kadar dinliyoruz? Söylediklerini ne derece ciddiye alıyoruz? Neler ilgilerini çekiyor, korkuları, sevinçleri, dertleri, idealleri nedir, onlara soruyor muyuz? Onlarla gerçekten, içten ilgilendiğimizi gösterebiliyor muyuz? Yoksa sadece onlara kendi doğrularımızı dayatıp ‘böyle olacaksın, davranacaksın’ mı diyoruz? Sadece kendi kalıplarımıza göre mi şekillenmelerini istiyoruz? Başlarına ‘kötü bir şey gelir’ korkusuyla, dinlemeden olur olmaz her şeyi kısıtlıyor muyuz?

 

Ne zaman bize içlerini dökseler, karşılarında yargıç mı kesiliyoruz? Öğreten adam tutumuyla ders vermeye mi kalkıyoruz? Bizim doğrularımıza yetişmeye çalışmaktan usandırıyor muyuz onları?

 

Ne kadar tutarlıyız? Bize ne derece güvenebilirler, bunu biliyorlar mı? Bugün arkadaşça sorduğumuz sorunun yanıtını, ileride başlarına kakmayacağımızdan eminler mi? Yanlış da yapsalar, arkalarında anne-babalarının desteğini hissediyorlar mı? Başarı veya başarısızlıklarından bağımsız olarak onları koşulsuz sevdiğimizi gösterebiliyor muyuz?

 

Belki de kendimize bu soruları sormanın vakti geldi de geçiyor bile…

İnönü Cad. Gül Apt. No:3 D:3 Kozyatağı / İstanbul
0216 386 70 92