Çift ve Aile

Bir çocuk yetiştirmek keyifli bir süreç olduğu kadar, zorlu bir süreçtir de . Bu zorluk çocuğun yaşı ve gelişimine bağlı değişimler, kadın ve erkeğin ebeveyn olarak yaşamaya alışabilmesi ve hayatı sürdürme için asgari koşulları sağlamak adına uğraşlarından fazlasını içerir. Bir çocuğa sahip olmak onunla birlikte gelen, daha önce düşünülmemiş pek çok endişeye sahip olmak anlamını da taşır. Özellikle günümüz koşullarında bazı konular, diğerlerine göre daha önemli, daha endişe verici ve daha tekinsiz olarak karşımıza çıkıyor ve bizler bu konuda nereden başlamak, nasıl yapmak gerektiğini bilmiyoruz. 

Son zamanlarda medyanın ve kitle iletişim araçlarının da etkisiyle daha önce görünür olmayan pek çok konuda daha fazla haberdar durumdayız. Bu haberler pek çoğumuzun içinde derin yaralar açıyor ve ebevyenler olarak kendimizden çok geleceğe umutla bakmalarını, sağlıklı yetişmelerini istediğimiz çocuklarımız için korkuyoruz. Onların hayatını güvende tutmak, fiziksel ve duygusal yaralanmalarını aza indirmek için elimizden geleni yaparken, medya ve kitler iletişim araçları bizlere gözden kaçırabileceğimiz ve kontrol altına alamayacağımız konular, durumlar olduğunu da hatırlatıyor. Bunlar içinde en dehşetli tepkilerimize neden olanlar ise “cinsel istismar”, “taciz” ve “suiistimale” ilişkin duyduğumuz, gördüğümüz şeyler oluyor. Bu konuda duyduklarımız ve gördüklerimiz, yaştan, cinsiyetten ve hatta türden bağımsız olarak kabul edilemezken, bir de bunların çocukların başına gelmesi fikri içimizde yönetilmesi güç korkulara neden oluyor. Ebeveyn olarak aklımıza gelen ilk şey ise “ya benim çocuğumun başına gelirse?” oluyor.

Ebeveynler olarak pek çok konuda önlem alıyoruz, kontrolü sıkılaştırıyoruz ve gözümüzden kaçmaması için fazlasıyla titizleniyoruz. Bunu söylemek çok acı olsa da aslında taciz, istismar, suiistimal olayları her zaman vardı; ancak bu kadar görünür değildi... Ve yine maalesef istatistikler gösteriyor ki bu olayların faillerinin çoğu yakın çevreden, tanıdık ve hatta güvenilir kategorisindeki kişiler oluyor. İnsanlar hala aynı insanlar; fail, yaşı kaç olursa olsun mağdurun gözünde korkutucu... Ve mağdur çocuksa, yaşadığı şey çoğunlukla anlamadığı, korktuğu, bazen cezalandırıldığını, bazen hak ettiğini düşündüğü ve her zaman tehtid ve korkuyla sindirilen kişi oluyor. Anne babalar olarak bu defa aklımıza başka dehşet verici konular geliyor: ya her zaman yanında olmazsam, ya güvenecek kimsem yoksa, ya başına gelir de anlayamazsam.... Çocuklarımızı çok sevsek de her zaman yanlarında olamayacağımızı bildiğimiz için de en büyük korkumuz “peki onu nasıl koruyacağım?” oluyor. 

Bu kadar dehşet varken bir ebevyenin güvenli dünya algısı geliştirmesi çok güç... Ancak çocuklar da hayatta var olabilmek için güvenli ve yaşanılabilir bir dünya algısına sahip olmalılar... Neredeyse bunu doğru yapabilmenin imkanı yok gibi. Bir ebeveynin, dünyayı yaşanılır, insanları güvenilir olarak çocuklarına tanıtması ile çocuğu için maksimum güvenliği sağladığından emin olması birbiri ile çok zıt ve çelişen iki durum... Bu iki durumu bir arada bulundurmanın bir yolu var mıdır? Çocukları, ebeveynleri yanlarında olmadan korumak mümkün müdür;? Çocukların kendilerini koruyabilmeleri mümkün müdür?

Aslında birinci sorunun cevabı çok basit; anne-baba olarak kimse etrafta bir tehlike olduğuna ilişkin algısı varken yavrusunun yeterince koruduğuna ikna olamaz. Hep bir üst düzey güvenlik önlemi mümkündür... “Paranoya” düzeyine vardırmadan çocuk için maksimum önlemler alınabilir. Bunların en başında etrafınızdaki insanların size iyi gelen taraflarının ötesinde , onları tanıyabilmeniz, biraz tereddütünüz varsa bile onları hayatınızdan çıkarabilmeniz gelir. Sizin güven duymadığınız bir kişi ile sosyal bir etkileşim içinde bulunmanız zaten ilk önce sizin güvenlik algınızı bozar. Tabi hayatınızda herkesin “onun sapı, bunun çöpü” niteliğinde sebeplerle, olağan şüpheliye dönüşmemesinin ayarının da yapılması önemlidir. Hem ayrıca bu, çocuğunuza istemediği insanlara hayatında yer vermek zorunda olmadığını göstermenin de bir yoludur. Ve ebeveyn olarak siz kendinizi güvende hissediyor ve elinizden geleni yapıyorsanız çocuğunuz da kendini güvende hissedebilir. 

Gelelim daha kritik diğer soruların cevaplarına; yaşına bağlı olarak çocukların ebeveynleri olmadan da korunması ve kendilerini koruyabilmeleri mümkündür. Ancak bu son dakikada alınabilecek bir önlem değil, uzun süreli bir eğitimin ve model olmanın sonucu gelişir. Özellikle cinsel istismar, taciz ve suiistimal konularında durum daha ciddidir ve ebeveyn olarak sizin tutumunuz çok belirleyicidir. 

Mahremiyet eğitimi nasıl olur?

Mahremiyet eğitimi öncelikle “mahremiyet” duygusunun oluşumuyla mümkün olur. Her kültürün kendine özgü mahrem konuları ve alanları vardır. Bu alanların “tabu” ile karıştırılmaması önemlidir. Tabu “yasaklı” ve konuşulamaz olanadır; mahrem ise kişiye özel, kişisel sınırlar içinde kalandır. Örnekle: tabu olan bir konu her yerde tabudur, psikoterpi seanslarında bile açılması mümkün değildir; mahrem ise çok özel alanlarda çok özel kişilerle belli sınırlarda paylaşılabilir... Cinsellik seçilmiş partner ile deneyimlenebilir, çıplaklık yazın plajda olağandır, aile ilişkileri psikoterapi seanslarında derinlemesine irdelenebilir ve bunlar hep mahrem konular içine girer... 

Bedene ilişkin mahremiyet, tabu ile neredeyse aynı olarak algılanır. Özellikle dinsel inançlarına sıkı sıkıya bağlı toplumlarda, süperego kontrolünün yüksek olduğu kültürlerde konu tabu sınırları içinde ele alınır. Hatta bazen sırf bu yüzden taciz ve istismar vakalarından kimsenin haberi olmaz, olamaz; çünkü bu konu konuşulamaz ve yasaklı olandır. Oysa mahremiyet eğitimi ilk önce kişisel alan, sınırlar, beden farkındalığı ve karşılıklı saygı kavramları üzerine kuruldur. Bu kavramlar ise tabu değildir ve hatta çocuklarımızın sahip olmalarını beklediğimiz öz güven ve öz saygı gelişiminin de temelini teşkil eder. Konuşulabilir, tartışılabilir ve dönüştürülebilirdir. Ancak buradaki kritik nokta ebeveynlerin cinsellik ile mahremi yan yana getirdiklerinde yaşadıkları dehşet duygusundan ve zihinlerindeki tabu algılarından sıyrılabilmelerinin başlangış noktası olduğunu unutmamaktır. 

Beden farkındalığı çok küçük yaşlardan itibaren başlar. Elini, kolunu, gözünü, ağzını keşfeden bir çocuk için bu olağan bir durumdur. Belli bir dönemde çocuk bedeninin tüm alanlarının farkına varır. Dışkıladığı, keyif aldığı, hoşlanmadığı ve diğerlerinden farklı alanları da vardır. Ve gözlemlerken diğerlerinin de farklı olduğunu keşfeder. Annenin göğüsleri vardır, babanın sakalı vardır... Tüm bu keşif, tanıma ve farkındalık sürecinde herşeyin doğru adı vardır ve elinden, ağzından ya da bacağından bahsederken bunları kendi isimleriyle, normal olarak adlandırır, normal tepkilerle karşılarız. Ancak konu cinsel organlara ya da cinselliği çağrıştıran bölgelere geldiğinde dehşete kapılır, durumu değiştirir, dikkati başka yöne çeker, bazen hiç cevap vermez bazen ise sevimli bir oyuncakmış gibi davranırız. Böyle davrandığımızda çocuğumuzun bedeni ile ilgili ne öğrenmesini umarız? Bu cevap vermesi zor bir soru ancak onların öğrendikleri daha çok şu olur: bedenimin bazı yerleri çok normal, annem babam bunlardan bahsederken çok rahat; ama bazı yerleri biraz tuhaf sanırım, ne zaman bu konu açılsa biraz acaip davranıyorlar... Böyle düşünen bir çocuk için bedenini sevilebilir ve üzerinde hak iddia edebileceği, onu kullanırken ya da ondan bahsederken utanmayacağı kişisel bir alan olarak algılamak zordur. Bu da beden farkındalığına ilişkin atılmış büyük bir darbedir. 

Bunun üzerine kişisel alan, sınırlar ve saygı konuları gündeme gelir. Bedeninin sevilebilir ve bütün olarak kabul edilebilir olduğunu fark eden bir çocuk bedenine, bedeninin sınırlarına saygı duymaya başlar. Bu saygı srasında keşif duygusu devam eder, merakla diğerlerinin bedenine yönelik ve kişisel sınırlarla, yöneldiği kişilerin kendi bedenlerine ilişkin sınırlamaları ile karşılaşır: o annenin memesidir ve sadece emzirme, banyo gibi zamanlarda çıplak kalabilir; oyuncak değildir, sakinleştirici değildir, kamusal bir nesne değildir... Kendi bedenine saygı duyan yetişkin ne zaman, nasıl dokunulmaktan hoşlandığını gösteren ve bunu modelleyen yetişkindir de. Çocuğun beden sınırlarını, kişisel alanını korumak için de ona saygı duyar; zorla öpmez, her durumda ve yerde “mıncırarak, ısırarak, kurcalayarak”sevmez, plajda “zaten yaşı küçük, ne anlar” diye düşünerek çıplak dolaştırmaz, terleyince üstünü ortalık yerde değiştirmez, belli hijyen rutinlerinin sadece belli kişiler tarafından gerçekleştirilmesini sağlar ve belli bir yaştan sonra da çocuğunun bunları kendi başına yapması için onu eğitir ve teşvik eder... Tıpkı kendi bedenini koruduğu ve ona saygı duyduğu gibi, çocuğunun da bedeninin kendisine ait olduğunun vurgusunu daha en baştan yapar; çocuğunun kişisel alanı ve beden snırlarına saygı duyar... 

Ancak sadece bunlar ile çocukların korunması mümkün değildir. Bununla beraber kendilerini olumsuz, hoşlarına gitmeyecek durumlarda da korumlarının sağlanması gerekir. Bu da mahrem duygusunun gelişimi kadar mahremi koruma becerisinin de gelişmesi ile mümkündür. 

Sağlıklı bir kişisel alan duygusu oluşturduktan, belli konuları tabulaştırmadıktan ve “kendine ait, gizlemekte sakınca duymayacağı şeyler olduğu” fikrini kazandırdıktan sonra işin eğitsel boyutunu ele almak daha kolaydır. Bu aşamaya gelmiş bir ilişkide mahrem duygusunu kazandırmak için korkutma, nasihat verme gibi yöntemlere yer yoktur; mahremiyet eğitiminde yukarıda bahsedilen ön koşullar yerine getirilmedikten sonra bunların hiçbir işlevi de yoktur. Hatta bu yöntemlerle eğitim vermek bir uçta korku, kaygı, güvensizlik gibi duygulara, diğer uçta ise aşırı bir merak ve yasağı delme arzusuna neden olur. Oysa mahremiyet eğitiminde bizim temel hedefimiz, çocukların kendilerini korumalarına yönelik temel davranışsal refleksler oluşturmalarını desteklemektir. Bu temel refleksler ise istemedikleri, hoşlanmadıkları, ihlale uğradıkları duygusu yaşadıkları davranışları fark edebilmeleri, bunlara “hayır” diyebilmeleri ve kendilerini korumak için adım atabilmelerini yönünde cesaretlenmelerini kapsar.

Bu bağlamda belli ilkelere dikkat etmek yararlı olur. Bu ilkelere tek tek bakmaya çalışalım:

“Bedenim bana aittir...” Bu çocuğun bedenini kendisinin algılaması ile ilgilidir. Tıpkı yatağına başkasının yatmasını, oyuncağını paylaşmak istememesi gibi bedenini de kendine ait, paylaşmak zorunda olmadığı bir şey olarak algılamalıdır. Yazının önceki bölümlerinde bunun ihlaline ilişkin örnekler vermiştim. Bu ihlallerin yapılmaması kadar, ne yapıyor olduğumuz da belirleyicidir. Tuvalletteki çocuğunuza “şimdi altını temizleyeceğim, izin verir misin?” demeniz tuhaf olabilir; çocuğunuz bunu neden yaptığınızı anlamayabilir. Ancak bu belli bir noktadan sonra kendi bedeni ile igili müdahalelere izin alınmadığında rahatsızlık duymasının temeli atılmış olur. “İstemediğim, hoşuma gitmeyen bir şeye, özellikle benim bedenime yapılıyorsa izin vermeyeceğim” duygusunun gelişimine ve bunu içselleştirmelerine yardım eder...

“İzin verirsem dokunabilisin!” Bu beceri ancak bedeninin kendine ait olduğuna inanan bir çocuğun kazanabileceği bir beceridir. Çocuğunuzun sadece kendi bedeninin hakimiyetine sahip olduğunu bilmesi yetmez, bedenine ilişkin müdahaleleleri reddetme hakkı da vardır. Annesi olarak herşeye hakkınız olduğunu düşünerek hareket ettiğinizde, her itirazı bir misilleme ile karşılaştığında, çocuğunuzun makul konularda reddettiği şeyler görmezden gelindiğinde birey olarak varlık sürdüremez. Dolayısıyla onu sevmek isterken bile ondan izin almak bu konuda bir bilinç geliştirmesine katkı sağlar.  

“Dokunulmasına izin vermeyeceğim yerlerim var...” Dört yaşından önce “özel bölgeler” kavramı verilse bile çocuklar tarafından bu, daha mekanik olarak öğrenilir ve kural olarak algılanır. Dört yaştan itibaren ise, süperegonun da gelişimiyle beraber bu kavram anlamlandırılmaya başlar. Ancak burada “ayıp” kavramından çok “mahrem” kavramına yaslanmakta fayda vardır. Yani bu koruma “diğerleri ne der” ve “toplum tarafından yanlış karşılanır” algısını  yaratmaktan çok, “senin kimseye göstermek zorunda olmadığın, paylaşmak zorunda olmadığın, sadece senin kontrolün altında olan yerler” olarak sunulmalıdır. Başkalarının ne düşüneceğinden çok, kendisinin rahatsızlığının öncelikli olduğu duygusu kazandırmak hassas bir konudur. Bunun için de dört yaşından itibaren tuvalette özbakım becerilerinin gelişmesi için desteklenmeye başlanması, yavaş yavaş genital bölgelere yetişkin temasının azalması, hemcinsi ebeveyni tarafından, mümkünse yalnızken yıkanması – mümkün değilse mayosunun olması- gibi davranışlar, bu algının gelişimini destekler.

“Fiziksel baskıya direnebilirim!” Çocukların da kendilerini fiziksel olarak savunabileceklerini bilmeye ihityacı vardır. Bu beceri “şiddete şiddetle karşılık vermek” olarak anlaşılmamalıdır. Daha çok bedensel, fiziksel olarak rahatsızlık duyduğu davranışlara karşı direnme, sınırlarını net bir şekilde ortaya koyma ve gerekirse fiziksel olarak kendisini korumayı içeren davranışları ifade eder. Bu rahatsızlık durumları her zaman kavga ya da tartışma zamanlarında ortaya çıkmaz, sevgi gösterileri sırasında da hoşlanmadıkları, direnmek istedikleri davranışlar olabilir. Özellikle kendisini fiziksel olarak güçsüz hissettirecek aşırı bedenselleşmiş sevgi gösterileri karşısında direnebilmeleri önemlidir. Bu bir güç gösterisi değildir, hoşlanmadığı şeye karşı koyduğunda bunu sizi alt etmek için değil, rahatsızlığını ortaya koymak için yapar. Bu şekilde davrandığında da kabul görmeye devam edebilmelidir. Yani onu, ondan izinsiz öpmeye çalıştığınız zaman direnip kendisini size öptürmüyorsa; zorla ellerini kollarını etkisiz hale getirerek onu öpmeye çalışmak yerine, izin vermiyor oluşuna ve direnmesine alan tanımak gerekir. Bu durumlarla karşılaşıp direnebileceğine öğrenen çocuk, kendisini fiziksel olarak zorlamaya çalışan başka kişiler karşısında güçlü hissedebilir ve fiziksel olarak karşılk verebilir.

Tüm bunlarla beraber çocuğunuz sizinle kendisini rahatsız hissettiği konuları konuşabilecek ve yardımınızı isteyebilecek kadar size güvenebilmelidir. Burada kastedilen “arkadaş olmanız” değildir. Bu daha çok onun olumsuz deneyimlerine katlanabilmeniz, ne yaşanmış olursa olsun bunun üstesinden gelebileceğinize ilişkin ona güven, yardım ve destek sunabilmenizle ilgilidir. Ayrıca olumsuz deneyimi konusunda onu, deneyimini ve duygusunu da reddetmemek, telafi çabalarına karşılık vermek önemlidir. 

Tekrar hatırlatmakta yarar var ki mahremiyet konusunda yetişkinlerin takındığı tutum çocuğun mahremiyet duygusunu kazanmasında önemli rol oynar. Mahrem, gizli, özel gibi kavramlar dört yaşlarından itibaren daha anlaşılır hale gelmekle birlikte asıl kazanım dönemi ergenliktir. Bununla birlikte attığınız her küçük tohum daha sağlıklı bir bilincin temelini oluşturur. Böylece başta mekanik olarak öğrendikleri şeyler zaman içinde kendini koruma, kendine saygı duyma ve kendine güvenebilme gibi konuların da temelini atar.

Beyhan ÖZPAR, Psikolojik Danışman

İnönü Cad. Gül Apt. No:3 D:3 Kozyatağı / İstanbul
0216 386 70 92